Palosuranın Preeklamptik Gebe Sıçan ve Yavruları Üzerine Etkisi
Proje no. 23093 · Durum: Kapanmış (Yayın bekleniyor) · 2021
Özet
Preeklampsi, dünyada tüm gebeliklerin yaklaşık %5-7’sinde görülen fetal ve maternal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Gebeliğin 20. haftasından sonra başlayan hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize bu hastalık; endotelyal disfonksiyon, kronik immün aktivasyon ve birçok organda fonksiyon bozukluğuna yol açar. Preeklampsi patofizyolojisinde fetoplasental alanda antianjiyogenik faktörlerin salınımında artış ve anjiyogenik faktörlerdeki azalma sonucunda prostaglandinler ve nitrik oksitin (NO) salınımında azalma olur ve fetoplasental perfüzyon bozulur. Bunun sonucunda intrauterin gelişme geriliği tablosu gelişebilir, nörogelişimsel süreçler bozulabilir, kronik hipoksi ve perinatal ölüm meydana gelebilir.<br /> Deney hayvanlarına N-Nitro L-Arjinin Metil Ester (L-NAME) uygulaması iyi bilinen bir deneysel hipertansiyon, kardiyovasküler ve böbrek hastalığı modelidir. L-NAME, nitrik oksit sentazı (NOS) inhibe ederek NO üretimini azaltır. Gebe sıçanlara L-NAME uygulaması ile görülen NO sentezindeki azalma, maternal kan basıncında belirgin artış ve plasenta ile yavru ağırlığının azalmasıyla da ilişkilidir. Bu nedenle birçok deneysel çalışmada preeklampsi modeli oluşturmak amacıyla kullanılmaktadır.<br /> Ürotensin 2 (U-II) bugüne kadar tanımlanan en güçlü vazokonstriktördür. Kardiyovasküler sistem, santral sinir sistemi, böbrek, plasenta gibi birçok dokuda U-II veya reseptörü yaygın şekilde eksprese edilmektedir. Preeklamptik gebelerde plazma U-II ve plasentada U-II reseptörünün düzeylerinin arttığı, U-II düzeyleri ile ortalama arteriyel basınçların korele olduğu gösterilmiştir. Palosuran selektif, kompetetif U-II antagonisti bir ilaçtır. Hayvanlarda ve insanlarda; renal iskemi, diyabet, pulmoner arteriel hipertansiyon gibi hastalıklarda terapötik rolü çalışılmıştır.<br /> Preeklampsi modeli uygulanmış sıçanlara palosuran uygulamasının preeklampsi bulguları ve yenidoğan üzerine etkilerinin immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle ilk kez incelendiği bu çalışma sonucunda elde edilecek verilerin hipotezimizi desteklemesi durumunda diğer literatür destekleriyle birlikte ileriki dönemlerde tedavi protokollerinde yer bulmasının önü açılacaktır.